Avrupa’nın ortasında, nüfusu İstanbul’un yarısından az olan bir ülke var. Deniz yok, küresel finans merkezi değil, teknoloji konferanslarında adı sık geçmiyor. Buna rağmen otomobil üretiminde dünya liderlerinden biri. Kişi başına düşen otomobil üretiminde kimse Slovakya’yı geçemiyor.
Bu tablo bir tesadüf değil. “Ucuz iş gücü yakaladılar, oldu bitti” diye geçiştirilecek bir hikâye de değil. Slovakya’nın otomotivde geldiği nokta, uzun vadeli tercihler, değişmeyen kurallar ve sanayiyle senkronize bir eğitim sisteminin sonucu. Sıkıcı ama işe yarayan şeyler yani.
1989 sonrası Slovakya, Doğu Avrupa’nın klasik ama disiplinli dönüşüm yolunu izledi. Planlı ekonomiden serbest piyasa düzenine geçerken “her alanda var olalım” gibi romantik bir hedef koymadı. Bunun yerine tek bir alana karar verdi: otomobil üretimi.
Yabancı yatırımcıya kapıları açtı ama rastgele değil. Büyük ölçekli otomotiv üreticilerini özellikle hedefledi ve karşılığında şu paketi sundu:
Zaman içinde ana üreticilerin çevresinde yüzlerce tedarikçi oluştu. Böylece otomotiv, tekil fabrikaların toplamı olmaktan çıktı, bir ekosistem haline geldi. Asıl sıçrama noktası da burası.
Slovakya’nın başarısı üç başlıkta toplanıyor:
Bunların hiçbiri tek başına mucize değil. Ama birlikte ve tutarlı biçimde çalıştıklarında sonuç üretiyorlar. Kimse sihirli değnek sallamıyor.
Slovakya’nın en net farkı şu: Bir sektöre karar verdi ve derinleşti.
Türkiye ise aynı anda çok sayıda “stratejik sektör” ilan etmeyi seviyor. Sonuç genelde kaynakların incelmesi ve hiçbir alanda kritik eşiklerin aşılamaması oluyor.
Basit ama rahatsız edici gerçek şu:
Her şeyi aynı anda yapmak, çoğu zaman hiçbir şeyi tam yapamamak demek.
Türkiye yatırım çekebiliyor. Sorun, çekilen yatırımın kalıcılığı.
Otomotiv gibi sermaye yoğun sektörlerde asıl mesele teşvik oranı değil, 10–15 yıl sonrasını görebilmek. Kuralların sık değiştiği yerde uzun vadeli üretim planı yapılmaz. Kimse fabrika kurup her sabah yönetmelik kontrol etmek istemez.
Slovakya’da teknik eğitim, sanayinin doğal uzantısı gibi çalışıyor.
Türkiye’de ise eğitimle üretim arasında hâlâ ciddi bir kopukluk var. Bu kopukluk, elektrikli araçlar, yazılım ve otomasyon çağında daha da pahalıya mal oluyor.
Türkiye’nin otomotiv yan sanayisi güçlü. Ama kritik bileşenlerde dışa bağımlılık sürüyor. Elektrikli dönüşümle birlikte batarya, güç elektroniği ve yazılım belirleyici hale geliyor. Bu alanlar olmadan “otomotiv üssüyüz” demek giderek zorlaşacak.
Slovakya düşük ücret avantajıyla başladı ama orada takılı kalmadı.
Türkiye için de “ucuz üretim ülkesi” kimliği uzun vadeli bir strateji değil. Zaten dünya bu oyunu kapatıyor.
Kısa cevap: Kısmen evet, birebir hayır.
Uygulanabilir OlanlarSlovakya’nın en büyük farkı, yatırımcıya uzun süreli bir oyun alanı sunabilmesi. Türkiye’de ise belirsizlik maliyeti hâlâ yüksek ve herkes bunun farkında.
Türkiye’nin Slovakya’yı kopyalaması gerekmez. Zaten mümkün de değil. Yapması gereken şey kendi tutarlı modelini kurmak:
Slovakya’nın hikâyesi bir “küçük ülke büyük başarı” masalı değil.
Bu, az şeye karar verip karar verdiklerini inatla ve tutarlı biçimde uygulamanın hikâyesi.
Türkiye’nin avantajları Slovakya’dan az değil, bazı alanlarda daha da güçlü. Ama bu avantajlar kendiliğinden sonuç üretmiyor. Sanayi politikası, eğitim, regülasyon ve istikrar aynı yönde çalışmadıkça potansiyel sadece potansiyel olarak kalıyor.
Özetle mesele şu:
Türkiye otomotivde Slovakya modeli olabilir mi sorusu yanlış.
Doğru soru, Türkiye kendi tutarlı modelini gerçekten kurabilecek mi?