BDDK’nın Yeni Hamlesi: Finansal Rasyonaliteye Zorunlu Bir Davet mi?
Türkiye’de finansal sistem uzun süredir aynı çelişkiyle yaşıyor: hanehalkı gelirleri yerinde sayarken, bireysel borçlanma kapasitesi kağıt üzerinde genişlemeye devam ediyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından devreye alınan yeni kredi kartı ve bireysel kredi düzenlemeleri, tam da bu makasın kapatılmasına yönelik, gecikmiş ama kaçınılmaz bir müdahale niteliği taşıyor.
2026-02-02 08:49:27 - Arastiriyorum
Bu kararları “tüketiciyi kısıtlayan” ya da “piyasayı soğutan” teknik adımlar olarak okumak kolay. Ancak biraz mesafeyle bakıldığında, daha derin bir hedef görülüyor: finansal davranışı gelirle yeniden hizalamak.
400 bin TL üzeri kredi kartı limitlerine getirilen “aktif kullanım” kriteri, teknik bir düzenlemeden çok davranışsal bir düzeltme girişimi. Türkiye’de kredi kartı limiti, uzun süredir fiili satın alma gücünden ziyade potansiyel borçlanma alanı olarak çalışıyor. Kart hiç kullanılmasa bile bilançoda duruyor, risk olarak duruyor, enflasyonist beklentileri besliyor.
Yeni sistem şunu söylüyor:
“Kullanmıyorsan, neden taşıyasın?”
Son bir yılda yapılan en yüksek aylık harcamanın referans alınması, bankaların bugüne kadar pek sevmediği ama makro ihtiyati açıdan mantıklı bir yaklaşım. Çünkü bu yöntem, tüketicinin gerçek harcama kapasitesini, anlık gelir beyanlarından daha iyi yansıtıyor.
Dar ve orta gelirli kullanıcıların 400 bin TL altındaki limitlerle düzenleme dışında tutulması ise önemli bir sinyal: Bu adım bir “genel sıkılaşma” değil, üst segmentteki atıl risklerin temizlenmesi.
1 Ocak 2027’ye kadar tüm kart limitlerinin belgelenebilir gelirle uyumlu hale getirilmesi hedefi, aslında Türkiye’de uzun süredir fiilen askıya alınmış bir kuralın yeniden hatırlatılması.
Bu noktada kararın en kritik boyutu şu:
- Bankaların “tahmini”,
- Müşterinin “beyan ettiği”,
- Ya da sistemin “varsaydığı” gelirler değil,
- kanıtlanabilen gelirler esas alınacak.
Bu, kredi genişlemesinin hızını düşürür. Evet.
Ama aynı zamanda finansal sistemin şoklara karşı dayanıklılığını artırır. Bugün sorun gibi görünen bu yavaşlama, yarın çok daha sert bir bilanço düzeltmesinin önüne geçebilir.
Yapılandırma Adımı: Sertlik ve Yumuşaklığın Aynı Anda Kullanımı
48 aya kadar yapılandırma imkanı, karar paketinin denge unsurunu oluşturuyor. Bir yandan risk birikimini sınırlayan düzenlemeler yapılırken, diğer yandan mevcut borçluların tamamen sistem dışına itilmemesi hedefleniyor.
Bu yaklaşım şunu kabul ediyor:
Sorun yalnızca “fazla borçlanan bireyler” değil, aynı zamanda yüksek enflasyon ortamında bozulmuş ödeme dengeleri.
Üç ay içinde başvuru şartı ise net bir mesaj içeriyor: Bu bir af değil, kontrollü bir nefes alma alanı.
Sıfır–ikinci el konut ayrımının kaldırılması, ilk bakışta teknik bir detay gibi durabilir. Oysa bu karar, Türkiye konut piyasasında uzun süredir var olan yapay fiyat ayrışmalarını törpüleme potansiyeli taşıyor.
Enerji verimliliği ve deprem dayanımı yüksek konutlara yönelik pozitif ayrımcılık ise önemli ama sınırlı. Asıl kritik çizgi, ilk konutunu alanlarla yatırım amaçlı alım yapanların net biçimde ayrıştırılması. Mevcut konutu olan haneler için kredi oranlarının ciddi biçimde düşürülmesi, konutun birikim aracı mı yoksa barınma hakkı mı olduğu tartışmasına açık bir cevap veriyor.
BDDK’nın bu kararlarını “daraltıcı” başlığı altında toplamak kolay ama eksik olur. Daha doğru tanım şu olabilir:
Finansal sistemin gerçek hayata yeniden bağlanması.
Bu düzenlemeler:
- Aşırı iyimser borçlanma varsayımlarını törpülüyor,
- Gelir–harcama dengesini yeniden merkezine alıyor,
- Bankacılık sistemini değil, davranışları regüle etmeye çalışıyor.
Kısa vadede bazı kesimler için rahatsız edici olacak. Ama uzun vadede, hem bireyler hem sistem için daha öngörülebilir, daha yönetilebilir bir finansal zemin oluşturma potansiyeli taşıyor.
Bu kararlar mükemmel mi? Hayır.
Ama mevcut koşullar altında, en azından doğru soruya yönelmiş durumdalar.
Ve bazen, özellikle Türkiye gibi ekonomilerde, doğru soruyu sormak bile başlı başına önemli bir ilerleme sayılır.