28.075 TL, 1,5 Trilyon Dolar ve Aynı Anda Doğru Olan İki Farklı Türkiye

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, 2026–2028 Orta Vadeli Program’ı açıklarken oldukça iddialı bir çerçeve çizdi. Buna göre Türkiye, 2025 yılı sonunda ilk kez 1,5 trilyon doları aşan bir milli gelire ulaşacak, kişi başına gelir 17 bin doların üzerine çıkacak, Dünya Bankası sınıflandırmasına göre “yüksek gelirli ülkeler” ligine adını yazdıracak ve ülke, dünyanın 16’ncı, Avrupa’nın 6’ncı büyük ekonomisi olacak.

2025-12-24 08:25:59 - Arastiriyorum

Kâğıt üzerinde bakıldığında bu tablo etkileyici. Sorun şu ki aynı Türkiye, 2026’ya girerken net 28.075 TL asgari ücret konuşuyor. Ve bu iki tablo, teorik olarak birbiriyle çelişmiyor. Pratikte ise aynı ülkede yaşandığını kabul etmek giderek zorlaşıyor.


Çünkü yüksek gelirli ülke ligine çıktığı söylenen bir ekonomide, asgari ücret hâlâ açlık sınırının altında kalıyorsa, burada rakamlardan çok gelirin kimde toplandığı sorusu önem kazanıyor. TÜRK-İŞ verileri açık: dört kişilik bir ailenin yalnızca gıda için yapması gereken harcama, açıklanan asgari ücretin üzerinde. Bekâr bir çalışanın “yaşayabilmesi” için gereken tutar da öyle. Bu durumda asgari ücret, refahın tabanı olmaktan çıkıp, sistemden tamamen düşmemenin bedeline dönüşüyor.


OVP’de çizilen makro tabloyla, mutfakta yaşanan mikro gerçeklik arasındaki kopukluk tam da burada başlıyor. Kişi başına 17 bin dolar ifadesi, istatistiksel olarak doğru olabilir. Ancak bu ortalama, Türkiye’de herkesin cebine eşit dağılmış bir gelir anlamına gelmiyor. Aksine, geniş bir kesim için bu rakam yalnızca “başkalarının kazandığı ama benim ödemesini yaptığım” bir ortalama olarak algılanıyor.


Dünyanın 16’ncı büyük ekonomisi olmak da benzer bir hikâye anlatıyor. Nominal büyüklükler üzerinden bakıldığında Türkiye gerçekten bu sıralamada yer alabilir. Ancak bu büyüklük, bireyin alım gücüne, konut erişimine, gıda güvenliğine ve yaşam kalitesine yeterince yansımıyorsa, bu sıralama günlük hayatta pek bir anlam üretmiyor. Avrupa’nın 6’ncı büyük ekonomisi olduğunuz söylenirken, Avrupa’daki en düşük yaşam standartlarıyla yarışıyorsanız, ortada bir başarı değil, bir dağılım problemi vardır.


2026 asgari ücret artışı, bu çerçevede bir refah hamlesi değil, bir denge manevrası gibi duruyor. Devlet, bir yandan OVP’de enflasyonu düşürme, büyümeyi sürdürme ve uluslararası sınıflandırmalarda yukarı çıkma hedefi koyuyor; diğer yandan ücretleri, bu hedefleri fazla zorlamayacak kadar artırıyor. Sonuçta ortaya çıkan şey, çalışan açısından “arttı ama yetmedi” hissi, ekonomi yönetimi açısından ise “kontrol altında” söylemi oluyor.


Bu tablo 2026 için ne söylüyor? Büyük ihtimalle orta hızda bir büyüme, görece daha düşük ama hâlâ yüksek sayılabilecek bir enflasyon ve ücretlerin fiyatlara yetişmekte zorlandığı bir denge dönemi. Yani Türkiye, makro göstergelerde “yüksek gelirli ülke” rozetini takmaya hazırlanırken, mikro düzeyde hâlâ “yüksek dayanıklılık” beklenen bir toplum profiliyle yoluna devam ediyor.


Buradaki temel çelişki şu: Eğer Türkiye gerçekten yüksek gelirli ülkeler ligine girdiyse, bu ligin en temel göstergesi yalnızca milli gelir büyüklüğü değil, asgari ücretle yaşayanların açlık sınırının üzerinde bir hayat kurabilmesi olmalı. Aksi halde bu lig, yalnızca raporlarda var olan bir kulüp olarak kalır.


28.075 TL, bu açıdan bakıldığında yalnızca bir ücret değil; OVP’de çizilen büyük anlatı ile sokaktaki hayat arasındaki mesafenin ölçüsü. Rakamlar aynı anda doğru olabilir. Ama hisler, mutfak ve cüzdan genellikle daha dürüst davranır.

Türkiye’nin önündeki asıl sınav, dünyanın kaçıncı büyük ekonomisi olduğu değil; bu büyüklüğün kaçıncı haneye, ne kadar dokunduğu. 2026, bu sorunun ertelenemeyeceği bir yıl olacak.

More Posts